gel sana bir hikaye anlatayım. ufak sevgi kırıntıları için kalbinin parçalanmasına izin veren çocuğun hikayesini...
güzel insanların, temiz havanın bol bulunduğu, sevginin daha gözden düşüp ayaklar altına serilmediği şehirlerden birinde doğmuş bu çocuk. ailesiyle birlikte çok parlak günler de görmüş, çok karanlık günler de. hiç sırları yokmuş. yalanları da. saklanacak bir şey olmayınca yaşamak kolaymış.
güzel insanların, temiz havanın bol bulunduğu, sevginin daha gözden düşüp ayaklar altına serilmediği şehirlerden birinde doğmuş bu çocuk. ailesiyle birlikte çok parlak günler de görmüş, çok karanlık günler de. hiç sırları yokmuş. yalanları da. saklanacak bir şey olmayınca yaşamak kolaymış.
ama bir gün ten üzerinde açılan sıyrık gibi yalan karışmış aileye. hem sızlatmış onları, hem de sıyrıktan içeri giren mikrop gibi hasta etmiş temiz yüreklerini. ilk yalanı baba söylemiş. ilk günah onunmuş.
güneş o zaman batmaya başlamış; aydınlık yüzlere gölgeler düşmeye başlamış. yürekler sıkışır, zihinler karışır olmuş. çocuk daha çok küçükmüş, hayalleri ve şarkıları onu gölgelerden korumuş, ama karanlık giderek daha hızlı çöküyormuş.
parlak günler usulca sönmüş, önce ziyareti eksik olmayan tanıdık yüzler kaybolmuş, sonra evdeki tanıdık sesler susmuş. çocuk bu sessizlikten ürkmemiş. annesi yanındaymış.
bir gün "gidiyoruz" demiş ona. hemencecik toparlanmışlar eşyalar. vitrindeki yaldızlı bardaklar, siyah beyaz gazete kağıtlarına sarılıp saman rengi kutulara doldurulmuş birer birer. "ev" daha ıssız, daha ıssız olmuş. her şey kutulara gömülünce ev hiç olmadığı kadar dolmuş. ağlamaklı gözler görmüş çocuk, sımsıkı sarılmalar helalleşmeler, tekrar görüşmek için alınan sözler duymuş.
kamyonun arkasında otururken ihtişama son kez baktığının farkında değilmiş. çocukça hayalleri duruma zaten çoktan kılıf uydurmuşmuş. zihnideki hayallerin yüzündeki yansıması, masum tebessüm kaybolmadan, yeni evlerine gelmişler. önce anlamamış. bu yeni ev miymiş? bu "ev" miymiş?
kirli yüzlü, sabit bakışlı hamallarca, eşyalar birer birer çıkarılmış. onlar gidince karanlık katları birer birer çıkarmışlar çocuğa. eve ilk adımını tereddütle atmış. önce çok korkmuş. içi üşümüş. eşyalar aynıymış ama duvarlar düşmanmış. başı dönmüş, annenin eteklerine tutunmuş. anne sarılmış, hepsi geçmiş.
gaz sobasıyla geçirilen soğuk kışları da, aç geçirilen sessiz geceleri de, mum ışığında çalışılan dersleri de; hayallerinin gücüyle, artık tanıyamaz olduğu babanın varlığını içinde bir türlü hissedemediği aile zırhıyla ve "anne"nin yaydığı bütün güzel şeylerle atlatıvermiş. bir gün bile sorgulamamış olanları. yine de güzelmiş her şey sevgi yanlarındayken. sevgi, ekmek ve su gibi, hem çok büyük ihtiyaçmış hem de her daim evde bulunurmuş.
sonra bir gün bir fırsat geçmiş eline. yatılı kelimesi çok büyülü gelmiş. yepyeni bir maceraya yelken açabilecekmiş. çoktan unutmuş olduğu rahatlığı ailesine hiç yük olmadan yeniden yaşayabilecekmiş. karşılığında hiçbir şey vermesi gerekmiyormuş. hayal gücü o kadar derin sularda yüzüyormuş ki anlayamamış vazgeçmesi gerekeni. karşılıksız sevgiyi, zırhını, o sıradışı hayal gücünün bile beslendiği tek kaynağı ardında bırakıyormuş. hem de hiç farkında olmadan...
4 yılda çok şey değişmiş, neler görmüş geçirmiş, çektiği acılar yüzünden ne çok hırpalanmış ve üstüne üstlük kendi elleriyle kendini hırpalamış. masum inancını, karşılıksız sevebilme beceresini, hayal gücünün en parlak kısımlarını birer birer kaybetmiş. neleri kaybettiğini fark ettiğinde ise kepini havaya fırlatıyormuş.
bi' daha da toparlayamamış zaten. her gelen darbede nasır tutup güçleneceğine daha da ezilmiş teni. esen rüzgar bile dokunsa acırmış. o yüzden sıkı sıkı sarılmış başkalarına, rüzgarın bile acıttığı yaralarına başkalarını basmış gözleri kapalı. kimisi iyileşene kadar sarılmasına izin vermiş, kimisi daha derin yaralar açmış başka yerlerinde. kimi tam kalbinin üzerine vurmuş durdurmak istercesine, kimi boşluklarına vurup nefesini kesmiş. kimi okşama bahanesiyle saçlarını bile yolmuş.
tenindeki yaralar iyileşmiş zamanla, iç kanaması usul usul devam ederken. içindekini durdurmak için tek bildiğini yolu denemiş yine. sarılmış, daha sıkı sarılmaya başlamış geçmeyince. hala sarılıp duruyormuş birilerine...
insanları gibi havasının da dengesiz olduğu bu şehire ayak uydurmaya çalışıyormuş hala. doğduğu yerdeki o olağan sevgiyi arıyormuş. hala yaralar açılıyormuş teninde. tek damla gözyaşı düşmüyormuş gözünden. kanaması gibi ağlaması da içindeymiş. ama sonradan öğrendim yazarken ağlıyormuş.
geçenlerde aşık olmuş. çoğu kimsenin yüreği beş para etmez dediği birine hem de. herkes böylesi bi' çocuğun öylesi birine nasıl aşık olabileceğini sorgulayıp duruyormuş. çocuk ise onun kimseye göstermediği içindeki o "saklı güzele" tutulmuş. olamayacağını bile bile onun "sadece arkadaş olabiliriz"ini kabul etmiş. yanında olmak güzelmiş çünkü. onunla saatlerce konuşmak, ona dokunmak, gülüşünü izlemek... ama onun arkadaşlıktan anladığı farklıymış. bizim çocuğu göğsüne sıkıca sarıp sabaha kadar ona sarılarak da uyuyormuş, kafasına eserse dudaklarından da öpüyormuş, bizim çocuğa değer veriyormuş çocuk bunu hissediyormuş. böyle kalsa her şey güzelmiş...
geçen gece odasının duvarları üzerine yıkılmak üzereyken çocuğun telefonu çalmış. oymuş. onun da canı sıkılıyormuş. eve gidiyormuş, bu gece ona gelseymiş ya. kalkmış bizimki gitmiş. gecenin o saatinde perişan ola ola hem de. yorgun argın varmış yanına, yüzünü görünce unutmuş yine her şeyi. yorgunluğu da kalmamış. film izlemişler beraber. o filmleri atlaya atlaya izliyormuş hep. çocuk buna bile bir şey demezmiş. sonra konuşmaya başlamışlar.
çocuğun konuşması mutluysa güzelmiş, dinletirmiş kendini ve güzel dinlermiş. ona daha önceden söz vermiş ona analizini yapacakmış. onu ona anlatmış, onun içini öyle derinlemesine görmüş ve bunu ona öyle iyi anlatmış ki o, çok etkilenmiş. hayatında belki ilk defa bu kadar iyi anlaşıldığını hissetmiş. sonra güzel güzel sohbet etmişler. çocuğa bir sürü sır vermiş. kimseye anlatmadıklarını anlatmış belki de. huzur kokuyormuş hava. ama uykuları da gelmiş. üstlerini değiştirmişler. girmişler yorganın altına. çocuğa bu bile yetermiş. konuşa konuşa uyurmuş. hava soğukmuş çok, üşümüş, biraz daha yaklaşmış ona. o, "sarılmak mı istiyosun, gel" demiş. göğsüne yatırmış çocuğu. sımsıkı sarılmış, sırtını okşamış boynunda saklamış yüzünü. öyle uyumuşlar...
öyle uyanmışlar. çocuk çok mutluymuş. onunla olmak ona yetiyormuş. onu seve seve uyandırmış. o da mutlu görünüyormuş, ama "niye bu kadar erken uyandırdın olmuş" ilk ağzından çıkan. çocuk susmuş, dünyanın en uzak yerine gidip gelmiş hemen. sonra gülümsemiş, mırıldanmış bir şeyler. kalkmışlar, kahvaltı için alışveriş yapmışlar. o hazırlamış, o sırada ev arkadaşları da uyanmış. çocuk fark etmiş ki başkalarının yanında kendisi olamıyor o. onu daha da sarmak istemiş. kahvaltı bitmiş, çocuk kirlenen her yeri temizlemiş. eskisinden daha da güzel olmuş mutfak. sonra çıkmaya hazırlanırken, o "işin yoksa benimle gelsene" demiş. çocuk çok sevdiği, kardeşi gibi sevdiği arkadaşıyla buluşacakmış ve onun çalıştığı yerde buluşabilirlermiş. yolda yer yer gülmüşler, yer yer susmuşlar derin derin. çocuk, karışıkmış...
onun çalıştığı yere varmışlar. çocuk bir kenara çekilmiş. arkadaşını beklemeye başlamış. yanına biri yaklaşmış. ismi de kendi de güzel orta yaşlı bir adammış yaklaşan. oranın aşçısıymış. çocukla tanışmış. o müdahale etmiş. çocuk hakkında şakayla karışık şöyledir böyledir demiş. aşçı ise niye öyle dediğini çocuğun çok güzel biri olduğunu ve onunla tanışmak istediğini söylemiş. çocukla uzun uzun muhabbet etmişler. her şeyi geride bırakıp puslu şehre gelenlerdenmiş adam da. 1,5 yıl öncesine kadar hep kendini aramış durmuş, bulunca da hayatına başka birini davet etmiş. onunla huzurlu bir hayatları varmış. böyle şeyleri duymak çok sevindirmiş çocuğu. kendi belirsiz ve sisli geleceği geçmiş gözlerinin önünden. gözlerini kapamış, dilemiş. gözlerini açmış onu görmüş. gözlerinde gördüğü, dün sabaha kadar sarılarak yattığı o insanın bu ortamda nasıl değiştiğini; değişmek zorunda kaldığını... içi acımış susmuş. onun şaka yollu can acıtmalarına da katlanmış. o içtikçe daha da uzaklaşıyormuş kendinden bunu görmüş çocuk, daha sus pus olmuş.
arkadaşı gelince içini dökmüş biraz ama daha çok, dinlemiş çocuk. her zamanki gibi, hep sevdiklerini dinlediği gibi uzun uzun dinlemiş. özlemini gidermiş, arada gidip gelmişler. sarılıp ayrılmışlar. dostu gidince çocuk fark etmiş ki o, kıskanmış. kıskanınca daha da can acıtır olmuş şakaları, davranışları. sonra gece yarısı olmuş. dükkan kapanmış. çocuk saatlerdir konuşmadığını fark etmiş. o, bankonun diğer tarafından uzanıp noldu diye sormuş. sıkıldım demiş çocuk. o, uzanmış yanağından öpmüş, sonra birden dudağından. bütün sıkıntı geçmiş. çocuk gülümsemiş bilmeden. orda saatlerce daha bekleyebilirmiş. sonra her şey güzelken o, içkinin de etkisiyle iş arkadaşıyla sevişir gibi yapmış... şakasına... şaka biraz uzun sürünce çocuğun morali düşmüş, içi burkulmuş. çantası onun evinde olmasa gidebilirmiş o an, gidememiş. beklemeyi seçmiş, neler olacağından habersiz...
çıkmışlar nihayet. eve gideceğiz sanıyormuş çocuk. çünkü "bende kalıyorsun bugün" demiş o ve çok yorgun duruyormuş. çocuk sonradan öğrenmiş ki klübe gidiliyor. istememiş ama başka çaresi yokmuş. onun ardı sıra gitmiş. klüp için ne üstü başı müsaitmiş, ne de ruhu o akşam. klüpte onun peşinden bir oraya bir buraya dolanıp durmuş; sonunda yığılıp bir yere, sahne ortasında dans etmeye çalışan kişileri izlemiş dakikalarca. içindeki dansçı dürtüyormuş "hadi kalk, göster kendini" diye ama çocuk çoktan küsmüş ki ona. sonra o yanına gelmiş, "sana birini ayarlayayım mı" demiş, "eve getirebilirsin". yüreği sıkışmış çocuğun ama bozuntuya vermemiş "ayarla bakalım az önce konuştuğun çocuğu" demiş gülerek. o ciddiye almış gitmiş. çocuk kalakalmış. o geri gelmiş "gel tanışın" diye, çocuk "şaka yapıyordum" demiş. o omuzlarını silkip gitmiş. çocuk haline acımış, terasa çıkmış boğazındaki düğümü çözmek için. orda onu görmüş: "ne zaman gidiyoruz?", "dururuz biraz daha". "bu arada merhaba" diye dönmüş diğer çocuğa. az önce olanlardan dolayı hala utanıyormuş. diğeri iyi biriymiş. o, kalkmış hemen "hadi siz tanışın, sevişin. ben gidiyorum" demiş. çocuğu diğeriyle bırakmış orda. çocuk diğeriyle konuşmuş tanışmış, durumu açıklamış, özür dilemiş. sevmişler birbirlerini. o ve arkadaşları gelip gelip taşkınlık yapmışlar sürekli. laf atmışlar, ayıp şeyler demişler. çocuk gülümsemiş sadece, diğeri olgunmuş hoş karşılamış. boğucu terasta diğeri çocuğa iyi gelmiş...
sonra nihayet gitme vakti gelmiş. hep beraber çıkmışlar. çocuk diğeriyle konuşurken, o önden gitmiş. ilerde durmuş bekliyormuş. çocuk diğeriyle konuşmuş iyi geceler dilemiş. onun yanına gitmek için dönmüş ama o orada değilmiş. çocuk koşmuş ilerlemiştir diye, ama o yokmuş. telefona sarılmış aramış. "aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra...". buz gibi olmuş. geldiği yoldan geri dönmüş, etrafa bakmış. yemek için bir yerlere girmiştir diye. görememiş. durağa bakmış, dolmuşlara bakmış. o, yokmuş. eli yüzü kızarmış. diğeri çocuğa numarısını vermişmiş içerde. aramış, diğerine sormuş. sonuçsuz kalmış. sabaha karşı koskoca meydanda bir başına kalmış gibi hissetmiş kendini. karlı bir kış gecesinde ikinci köprüden birinci köprüye tek başına yürüyen kendi değilmiş gibi bütün cesaretini yitirmiş, korkmuş. eve gitmiştir demiş kendi kendine. atlayıp gitmiş...
yolda tekrar aramış. telefonu iki kere çalmış meşgule düşmüş. tekrar aramış. kapalıymış. çocuk telefonu sıkmış avucunda iyice. inene kadar sımsıkı elinde kalmış telefon. son durakta atmış kendini. koşar adım yürüyormuş, telefondaki kadının mekanik sesini kimbilir kaçıncı kez dinlerken. arkasındaki sirenleri bile geç duymuş...
polisler durdurmuş. yüzünden, konuşmasından anlamışlar çocuğun temiz olduğunu ama yine de formalite icabı kimlik kontrolü ve üst araması yapmışlar. üst araması nedensizce uzun sürmüş, memur beyin hoş sohbeti eşliğinde. çocuk iyice gerilmiş ama ağlamamak için tutmuş kendini.
mavi-kırmızı ışıklar iyice gözden kaybolunca derin derin nefes alıp koşar adım yürümüş. onun telefonu hala kapalıymış. apartmana vardığında aşağıdaki zillerden hangisinin onun olduğunu bilmediğini fark etmiş. kalakalmış. zillerde isim yazmıyormuş. önce cesaret edememiş. apartmanın etrafında dolanmış. onun ışıkları da kapalıymış. sonra bir cesaret en olası zile dokunumuş çocuk. ne açan olmuş kapıyı, ne de ışığı yanmış bir dairenin. çocuk betona atmış kendini. oturmuş kalmış orda iki saate yakın. sarılmış kendine, beklemiş inatla. sabah ezanı okunmuş, yoldan arabalar geçmeye başlamış. evlerde ışıklar yanmış. nihayet apartmandan biri çıkmış. çocuk deli gibi fırlayıp içeri dalmış. hemen merdivenleri tırmanıp kapıya vurmuş. kapı açılmış...
gözlerine bakan o değilmiş. şaşkın ve korkmuş ev arkadaşıymış. selam verip hemen onun odasına koşmuş. yatak boşmuş.
"eve gelmedi mi, gelecekti, gelmedi mi?!?!"
"yo hayır, klübe gidecekti bildiğim."
"klüpteydik! eve gelecekti! telefonu kapalı! nerde ki acaba..."
"bi' arkadaşında kalmıştır."
"..."
"..."
"..."
"..."
"eşyalarım odasındaydı... ben... alayım... gideyim..."
"bu saatte nereye gideceksin, kal burda"
"sorun... olmaz... mı?"
...
onun odasında, onun yatağında, onun yastığında, onun kokusuyla saatlerce uyumuş çocuk. kalbi çok yorgunmuş. kalbi kadar olmasa da zihni ve bedeni de. saat bir küsürde zar zor uyanmış. "evet burda, telefonun kapalıymış, ulaşamamış, uyuyor...". ev arkadaşının kimle konuştuğunu anlamış, el yordamıyla telefonu bulup onu aramış hemen. yine kapalıymış telefonu. mesaj yazmış. aynı mesajı ardarda yollamış. cevap gelmiş "diğer çocukla gideceksin diye biliyordum, şarjım bitti telefonum kapandı, arkadaşımda kaldım, eve gitmedim.".
peşinden koştuğunu, aşağıda ne kadar beklediğini, niye gitmediğini bile bilmediğini yazmış çocuk gözleri dolu dolu. o terslemiş. çocuk "korktum" demiş. "endişelendim ve gerildim. sen iyisin, ben iyiyim, sorun yok" yazmış. kalkmış giyinmiş. hazırlanmış.
"ben arkadaşımla buluşacağım, eve gelmeyeceğim"
"hazırlandım, çıkıyorum zaten"
ev arkadaşına teşekkür etmiş çocuk. o saatte geldiği için de özür dileyip çıkmış. yolda ev arkadaşı arkasından yetişmiş. konuşmuşlar. daha iyi tanışmışlar. dolmuşa atlamış çocuk. eve gidene kadar hiçbir şey hissetmemiş. üstündekileri çıkarmış atmış kenara. duşun altına girmiş hemen. orda hisseder olmuş biraz yıllardır hiç durmayan iç kanamasını. normale döndüğüne sevinmiş. kalın kalın giyinmiş, kalbi de ısınır belki diye.
açmış ama yememiş. oturmuş öyle yatağında. daha kalın giyinmiş. üşümesi durmuş ama duvarlar yine üzerine gelmeye başlamış. dayanmaya çalışmış. atmış kendini sokağa. az ötede oturan arkadaşına gitmiş...
belki ona anlatırım olanları diye düşünmüş, anlar o beni. gidince dili varmamış onun da moralini bozmaya. msn'e sarılmış. ordan anlatmış birine. anlamamış. sonra 3 numaraya anlatmış dertlerini. bu sefer rolleri değişmişler. sürekli dinleyen, onu anlayan, destek veren çocuk bu sefer ondan destek istemiş ama o "yorum yapmicam, bundan sonra bunalım muhabbeti yaparsan dinlemicem" demiş, "uyuz oldum". kuzum diye sevdiği arkadaşına anlatmış. sürekli ona dertlerini anlatan tavsiye alan dostuna. çok üzülmüş dostu. ağlamamak için kendimi zor tutum demiş. çok kızmış, nasıl yaparsın demiş.
"psikiyatrik destek alman lazım"
"benim her şeyen önce işe yaradığımı hissetmem lazım sanırım, ele avuca sığan bi şeyler yapmam. değersiz hissediyorum kendimi."
"hayır V. hayıııır! sana birilerinin tokat atması lazım!"
"ufak bir ilgi alaka ya da değer verilse hemen peşinden gidiyorum. olan bu. hayatım boyunca en büyük zaafım bu oldu, arkadaşlıklarımda da, ilişkilerimde de. ilgi alaka istiyorum; bunlarla yaşıyorum ben. bunları görmezsem hemen içime kapanıyorum. yalnızlığa gömülüyorum."
"gömül. ama yeter ki insanlara hak ettiklerinden fazla değer verme."
"hak ettiğim değeri bulamıyorum ilişkilerde belki ondan böle salak davranmam. belki ben gösterirsem onlar da bana gösterir diye.."
"şimdi işaret parmağının ve orta parmağının arasına başparmağını koy."
"koydum"
"nası bi hareket belirdi, he işte o hareket, al sanaaaaa, hareketi, sen insanları o kadar iyi mi sandın benim temiz kalpli yüreğine binlerce sevgiyi sığdıran arkadaşım. he? insanları o kadar algları açık mı sandın senin verdiğin değerin kat katını sana versinler....olay bu, sen alışacaksın ve alışa alışa nasır tutacaksın ve canın yanmak yerine, can yakacaksın."
"ben almayayım onu."
"git onun kölesi ol o zaman!"
"ya tamam, canım yanmasın diye ondan uzak durmalıyım ama ben niye yakayım ki, o zaman bana acı çektirenlerden farkım mı kalır?"
yazmış çocuk. düşünmüş:
"herkes seviyor, acı çekiyor, reddediliyo mutlaka ya da süründürülüyor; herkes tenisçi demiş birden. herkesin elindeki raket, aynı tip kortlarda bazen tek, bazen eşli maçlar yapıyoruz. fark raketle nasıl vurduğumuz. bize fırlatılan topları nasıl karşıladığımız...
"bekliyorum sadece, ne beklediğimi bilmeden. acının dinmesini... her şeyin güzel olmasını! ya da her şeyden vazgeçebilecek gücü kendimde bulmayı... bir mucize belki... ya da öylece bekliyorum oturup..."
yine kalbi sıkışmaya başlamış. ritmi iyice bozulmadan, gözlerinde kuruyan yaldızları da peçeteye silip düşünmekten ağrıyan başını yastığa koymak için saatlerdir kıpırdaman oturduğu yerden kalkmış.
hep üstünü örter diye beklediği geceyi yine kaçırmış, sevmediği sabahlara varmış hiç uyumadan. hiç üzülmezmiş kaçırdığı uykulara, "ne de olsa bir gün sonsuza kadar uzanacağım" dermiş, "o zaman uyurum işte"...
victor
