sol elimin ilk üç parmağını yaktım bu akşam... çok canım yanıyo ama dayanmaya çalışıyorum. bu durumda doktora gitmiş olsaydım elimi kullanmamam gerektiğini, hele hele klavyeye dokunmamamın hayrıma olacağını söylerdi. ama bu gece de yazmazsam bir daha yazmayacaktım...
hayat... beni ve yakın çevremdekileri hep bir uçtan diğer uca sürükledi durdu... hem psikolojik, hem ekonomik... kestirelemeyen bir fırtınanın ortasında kalmış bir gemi gibi savrulup durduk... geminin kaptanı değil kaptanları vardı ama pusula hep annemdi. bu yüzden hep onun yönünü şaşırmasından korktum; kimsenin değil ama onun gözlerinde çaresizlik görme ihtimalinden bile endişe ederdim... neyse ki, hiç şaşırmadı ve bizi bugünlere çıkardı. dönüp ardıma bakınca o olmasaydı hangi karanlık dehlizde kaybolurdum, inan hiç bilmiyorum...
ben biraz erken ayrıldım bu çalkantılı ama her şeye rağmen güvenli gemiden... yatılı okul çocuklarından biriyim ben de. hayatla ve ona bağlı olan her şeyle olan iletişim yollarım, en çok bu yatılı yıllarda şekillendi. sadece 100den biraz fazla farklı olanların bulunduğu bir okulda... hayatımın en güzel yıllarının orda geçtiğini düşündüm yıllarca ama artık bu kadar masum değil düşüncelerim. hayatımın en acı tecrübelerini de orda yaşamışım, hem de ziplenmiş olarak. sonradan bakınca daha net görüyorum. yine de en çok orda kazandım, en dolu orda yaşadım...
mezun olduktan sonra halimi görmeliydin. sudan çıkmış balık gibi hissetmek bu olmalıydı. yıllarca geliştirilen iletişim yöntemlerinin neredeyse hiç işe yaramaması pek de güzel değildir. hele üniversiteyi yeni kazanmışsanız. anlaşılamamanın dayanılmaz zulmü! hayata fransız kalmak... yoğun olarak tekrar tekrar ortaya çıktığı durumlar olsa da zamanla geçer gibi oldu bu hisler, ama bu canımı sıkan tek konu değildi.
psikolojiyi seçerek doğru mu yapmıştım yanlış mı bilemiyordum. üniversitenin başka bir köşesinden gelen sesler sürekli yanlış bölümde okuduğum duygusuna sürükledi durdu beni ve sınıfın onur bursu kazanmış o parlak öğrencisi olarak, ikinci sene okulu bırakmaya karar verdim. benim işim güzel sanatlarlaydı, başka bi şeyle değil. bölüm konusunda tek tercih de yapmış olsam bunun yanlış olduğunu düşünüyordum ve bu yanlışı düzeltmeliydim...
bunu yapacak cesareti de, gücü de kendimde bulamadım ve 3. senemde hayatımda ikinci kez depresyona girdim, ama kimseye çaktırmıyordum. fizyolojik belirtiler korkunçtu. doktorlar kaslarımın eridiğinden, vücudumun kendi kaslarımı yabancı madde olarak algılayıp savaştığından şüpheleniyorlardı. bense bukle bukle saçlarımdan çoktan vazgeçmiş, bir daha dans edemeyecek olmanın dehşetine düşmüştüm. istanbuldan ayrılıp eve döndüm ve hastaneye yatırıldım. çoğu ölmek üzere olan ve en gençleri ellili yaşlarında olan insanların arasında yoğun tetkiklerle süslenmiş üç gün geçirdim. ben onlara dehşetle, onlarsa bana acıyarak bakıyorlardı. üç günün sonunda doktor, annemle beni bir köşeye çekti ve yapılan testlerin sayfalar dolusu sonuçlarını gösterek hiçbir şey bulamadıklarını söyledi. AIDS'ten bile şüphelenmişlerdi. annemle birbirimize bakışımızı görmeliydin. ona göre ben bakirdim. bense sadece bir kere, korunarak ilişkiye girmiştim... üzülmeli miydim, sevinmeli mi bilemiyordum. zaten nöroloji servisinde geçirilen o iki geceden sonra neye üzülüp neye sevinmem gerektiğini şaşırmıştım. doktor fikrini şöyle açıklamıştı:
- majör depresyondan şüphelendik. tabi siz daha iyi bilirsiniz ama...
elbette daha iyi biliyordum, ama majör depresyonda olan bir insan benim gibi olmazdı ve bu doktorların aklındaki, olabilecek son teşhişti . o yüzden ben daha iyi bilirdim. hala o cümlede ima mı vardı yoksa doktorun çaresiz samimiyetinin bir göstergesi miydi, tam bilemiyorum.
yavaş yavaş toparlandım ve istanbul'a, üniversiteye, diğer hayata geri döndüm. ama artık emin olduğum bir şey vardı. bütün bunlar olurken şunun farkına varmıştım; aslında okuduğum bölümden çok memnundum. iyi ki psikoloji okuyordum. bütün bu çalkantılar beni kendime getiriyordu aslında. normal süreçler değildi ama ben de normal değildim zaten...
------- o -------
"farklı olduğumu biliyordum"
bu 7 yaşındaki bir ingiliz çocuğunun, farklı olduğunu keşfettiğinde hala sevildiğini ve toplumda kabul edildiğini sevinçle öğrendiği zaman sarfettiği sözler... bu çocuk farklıydı; zekası normal çocuklardan çok farklıydı. onun gibiler toplumun sadece %2sini oluşturuyordu ve bu çocuklar anlaşılmak, uyum sağlayabilmek ve kendi dehlizlerinde kaybolmamak için özel bir eğitime ihtiyaç duyuyorlardı. çünkü bu çocuklar üstün yetenekliydiler...
ben de onlardan biriyim. şansıma o özel eğitime tabi tutuldum ve şunu öğrendim. farklı olmayı kabullenmek hem bizce hem de çevremizdekilerce, başlangıçta zor sonradan kolay görünür. aslında tam tersidir. başlangıçta farklı olduğunu bilmek aydınlatıcı ve rahatlatıcıdır. sonradan zorlaşır. hep yüzüne vurulur, beklentiler yükselir veya alçalır... ve bu fark çoğunlukla tam olarak kestirilemediği için başkaları tarafından aldatıcı ve rahatsız edici de olabilir. zeka özürlü, engelli terimlerini ne kadar rahat kullanırız. çünkü başkasında eksik olan bir şey için kolaylıkla yüreğimiz sızlayabilir ama böyle vakalar kendimizi üstün görme ihtiyacımızı veya en azından diğerleriyle eşit olmamızı tehlikeye atmaz. başkasındaki zeka/yetenek fazlalığı ise çoğu zaman korkuya iter bizi; çünkü kendi yeteneklerimizin sorgulanması söz konusu olabilir...
benim başıma gelen de hep buydu. sürekli sorgulanmak, özel olduğunu söylemenin iyi mi kötü mü olduğuna karar verememek, bazen böyle doğmuş olmamayı istememek...
bunlar cinsel tercihi farklı olanlara çok tanıdık gelecektir. hepsi hayatlarında bir kere(!) de olsa böyle hissetmişlerdir. ben bunları çifte kavrulmuş yaşadım. çünkü ben 2 kere farklıydım.
evet, ben gay'im...
bunu kendi içimde kesinleştirmem çok geç oldu. kabullenmem demiyorum. cinsime olan ilgimin farkındaydım, bunu nasıl adlandıracağımı bilemiyordum ve karşı cinse ilgim olduğunu da sanıyordum - ta ki bir kızla öpüşünce ablamı öpmüş gibi olana kadar. bunu çevreye açma süreci daha da zordu. yine o geç kalmışlık hissi, yine başkalarının zihnindeki bütün yansımanı değiştireceğini bilmenin korkusu...
dönüp bakınca geriye hep hüzünlü bir gülümseme beliriveriyor yüzümde. sadece bu kadar. geçti gitti diyorum, artık kim olduğunu biliyorsun.
ama ben;
3 yaşımda başıma gelenler yüzünden değil,
erkeklerin sabah gidip akşam geldiği ya da hep uzakta olduğu bir ailede kadınlarca
büyütüldüğüm için değil,
erkeklerin sabah gidip akşam geldiği ya da hep uzakta olduğu bir ailede kadınlarca
büyütüldüğüm için değil,
yatılı okuldaki kimlik bunalımlarımdan dolayı değil,
zihnim çoğu insandan farklı çalıştığı için değil,
hayatıma giren erkekler yüzünden değil,
psikolojinin bile kabul etmediği saçma sapan sebepler yüzünden de değil,
psikolojinin bile kabul etmediği saçma sapan sebepler yüzünden de değil,
böyle doğduğum için böyleyim... böyle çok mutlu olamasam da buna sebep ben değilim, çok iyi biliyorum. belki başka zamanda, başka yerde kimliğimi daha tatminkarca yaşamama izin verirlerdi. yine de özgürlüğümden taviz vermeye niyetim yok. sonuna kadar direneceğiz, ha?
parmaklarım sızlamaya başladı... zaten sabah da oldu...
victor
( teşekkürler kedi, bu yazının yazılmasında etkin var... )

2 yorum:
geçmiş olsun parmakların için.
seninle tanıştığımıza sevindik Victor.:-)
bu yorumunu okudukça gülümsüyorum =') teşekkürler Berna...
Yorum Gönder