çok geç oldu, yarın toplantı var ben hala uyumadım. ilk günden blog boş bırakılmaz uğursuzluktur deyü bi şeyler yazasım var; ama kafam öyle dağınık ki nerden başlamalıyım onu bile bilmiyorum...
kafamda gerilere gitmeye çalışıyorum; biraz daha, biraz daha... tepeler aşıyorum, dereler geçiyorum, işte şurda 7 yaşındayım, yeni okula başlıyorum; biraz daha geri... 6 yaşındayım bütün mal varlığımızı kaybetmeden önceki günler, fakirlik ne demek daha öğrenmemişim... şu tepenin üstünde 5 yaşındayım kedilerimiz yeni kovulmuş evden, hasta olduğum için kendime çok kızıyorum ama astım bronşit zatürree ne demek bilmiyorum... 4 yaşındayım biraz daha bulanıklaşıyor her şey; babam mı o annemi aldatan, peki aldatmak ne demek?.. 3 yaşım... çoğu şey silikleşiyor.. çoktan silinmiş olması gereken tek bir sahne dışında... yıllardır soluklaşacağına daha da belirginleşen o sahne var şimdi:
büyükçe bir ev, evet burayı tanıyorum. evimize çok yakın, sürekli gidip geliyoruz... genç bir delikanlı, lise çağlarında... annemden izin alıp beni odasına götürüyor... bir sürü şey var o odada... posterler, kitaplar, hatta bir gitar bile var... oyun oynayacağız... beni kollarımdan tutup koltuğun üstüne çıkarıyor... kahkaha atıyorum... koltuğun başına oturtuyor, sırtım duvara yaslı... gıdıklar gibi yapıyor... sonra şortumu indiriyor, ardından külodumu... oyun oynayacağız... sonra kendininkileri indiriyor... daha yaklaşıyor... ellerini kollarımın arasından geçirip duvara yaslıyor... bacaklarımın arasında bir şey hissediyorum... sıcak... sert... aşağı bakıyorum, bana dokunan şeyin ne olduğunu anlamıyorum... oyun oynayacağız... bana sürtünüyor, korkuyorum... bu adam... bu çocuk... bu... annemin sesi; beni çağırıyor... şortlarımızı hemen yukarı çekiyor... beni yere indiriyor... dışarı çıkıyoruz... annem soruyor: napıyordunuz? ... oyun oynadık, diyor... anneme bakıyorum... hayır, oynamadık diyemiyorum...
gözlerimi açtığımda aradan 18 yıl geçmiş... odamda, tek başımayım... O evinde benden çok uzakta karısıyla ve oğullarıyla... kim olduğunu biliyorum, kendime bile söyleyemiyorum ismini... ağlamak istiyorum, hıçkıra hıçkıra ağlamak... unutmak... bilmemek... annemle her göz göze gelişimde, bilse ne olurdu acaba diyorum... neler olurdu?.. hala söyleyemiyorum, belki de hiç demeyeceğim... hayır anne, oynamadık...
yarın toplantım var, uyumalıyım...
victor

3 yorum:
Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu tekrar okudum sanki yıllar sonra, belki de "Duvarlar" bölümünü. Öylesine bir öze dönüş, öylesine bir realist psikolojik tahlil...
gözlerim doldu, sanki ben de acıklı bir oyun hatırası yerleştirmek istedim geçmişime. Düşündün mü hiç seni sen yapan o oyun muydu acaba?
Desperate Housewives'ın bilmem kaçıncı sezon, bölüm ve bilmem hangi karakterine çocucuğunu düşürdüğü için hıçkırıklarla boğuşan kadına adam kırmızı bir balon veriyordu, helyum yüklü. ve ona gözünde kaybettiği şeyi canlandırıp onu balona yerleştirdikten sonra balonu serbest bırakmasını ve uçan balonla acısını da serbet bırakmış olacağını, acısını ve kendisini artık özgürleştireceğini söylüyordu.
sana kırmızı bir balon vermek isterdim...
keşke o kırmızı balonu alabilseydim...
Yıllarca belki en yakın hissettiğin, en sevdiğin kişilere bile anlatamadığın, ama bütün hayatın boyunca unutamadığın yaşanmışlıkları biz blog okurlarıyla paylaşmış olman çok etkileyici.. Yazdıktan sonra ne hissettin rahatlama mı, hüzün mü bilmiyorum ama ben gözlerim dolarak okudum.. İnsanlar küçücük yüreklerinde ne büyük acılar taşıyabiliyorlar..Blogunu izlemeye ve yazılarını okumaya devam ediyorum..
Sevgilerimle..
Yorum Gönder