otobüsün camındaki yansımaya baktığımda artık yakşıklı ve çekici bir erkek görüyorum. halbuki yakın zamana kadar aksine yansımam bana çok yabancı ve itici gelir, beni üzerdi. o zamanlar sadece gözlerime odaklanırdım. o koyu rengin içinde iyice küçülmüş ve kaybolmuş irislerime odaklanır ordaki pırıltıları gördükçe heyecanlanırdım. bilirdim ki ben hala... şimdi camda gördüğüm yakışıklının gözleri sessiz sessiz bakıyor. daha donuk sanki. pırıltılar gitmiş, iyice koyulaşmış renkler.
bugün metrobüsün camında da aynı gözleri gördüm. önce bütün günün yorgunluğuna verdim; sonra soğukta yürümek zorunda kalmaya, eski İstanbul surlarının yer yer yıkılmış kulelerinin uyandırdığı her zamanki hüzne, açlığa, aktarma sonrası ayakta durmak zorunda kalışıma...
o gözlere sahip adamla, hala çevresine enerji yayan adam aynı kişi değil sanki. değişiyor muyum? bende ne değişiyor? neyi kaybediyorum? kafamı cama dayamış karşımdaki boş koltuğa bakarken kafamda aynı cümle dönüp durdu:
ani bir şok ya da üzüntü sonrası içine kapanıp sessizleşmeyi/suskunlaşmayı ne kadar çok istiyorsun!
ani bir şok ya da üzüntü sonrası içine kapanıp sessizleşmeyi/suskunlaşmayı ne kadar çok istiyorsun!
bunu umutsuz, çaresiz, depresif (keşke desperate türkçe olsa!) bir halde değil aksine umutla, bir şeylerin değişeceği inancıyla istediğimi fark ettim. yatılı yılların başlangıcından beri bu istek hiç durmamacasına kendini tekrar eder durur. zaman zaman bunun için girişimde bulunduğumu bilirim. süresi belirsiz Meryem oruçları, yatılı okulun içinde ne kadar mümkünse o kadar insanlardan kaçmalar, yalnızlığa ne kadar dayanabileceğini sınamalar. bu denemelerin hiçbiri beni daha sakin daha durgun hale getirmedi; bütün bu saçma denemelerden elde ettiğim tek sonuç o sınırsız düşünce akışını bozmak ve içimdeki karakteristik düzeni sakatlamak oldu. bu kişinin isteyerek yapabileceği bir şey değildi; sadece büyük bir şok ya da derin bir üzüntü...
ne kadarını kaldırabilirim bilmiyorum. bütün ailemi acı bir şekilde kaybetmek? gözümün önünde en sevdiğimin ölmesi? ya da belki kollarımda can çekişmesi. bana bir şey olması ve hayatım boyunca yapmayı çok sevdiğim şeyleri bir daha yapamayacak hale gelmem... ne kadarı aşırı doz olur bilmiyorum.
bunların olmasını istemiyorum; zaman zaman içimde beliren merak bu olayların bende doğuracağı sonuç. sezgileri kuvvetli bir psikanalist hayatımda büyük değişiklikler istediğimi, bilinçaltımda bunu gerçekleştirmenin tek yolu olarak da böylesine sarsıcı bir olayın başıma gelmesi gerektiğine inandığımı söyleyebilirdi belki...
--------------------- o ---------------------
eve geldiğimde 00.12ydi. o kadar üşümüştüm ki bütün gün sıkıntıdan içtiğim bol beyazlatıcılı kahvelerin mesaneme yaptığı baskı inanılmazdı. neyse ki eve varmıştım. öğlen çıkarken gülümseyerek çıktığım ev. ev arkadaşlarımla aram iyi çıktığım ev. dönüşte aynı bulmak için derinlerden dua ettiğim ev. her gelişimde daha kirlenmiş bulduğum ve ağlamaklı olduğum ev. sürekli içlerinde temizlik ve düzen duygusu uyandırmaya çalıştığım ama neredeyse her seferinde ters tepildiğim insanların yaşadığı ev...
son 2 saattir boğazımla midem arasında sürekli gidip gelen bir sızıyla yatağımdayım. mutfak bankosunun üzerine belki de 100. kez içindeki çay pulplarıyla bırakılan ve bankoda bıraktığı leke çıkmayan çay süzgeci bunun sebebi. basitçe anlatmaya çalıştım onu, bu iş için özel olarak ocağın yanında duran elma yeşili kaşıklığa koyması gerektiğini. aldığım tepkiyi hazmedemiyorum halen daha. biliyorlar; ben sadece bir kere söylerim, sonra tekrar etmem kendim temizlerim/kaldırırım/yıkarım/atarım... ama hayır, temizlik hakkında her söylediğim, inatla hakaret ya da kişisel hayata müdahele gibi algılanıyor butik otel tarzı evimizde! leke olsunmuş, temizlenirmiş... ama neden önce hasta edip sonra iyileştiresin ki? bu ufak şeylerin beni nasıl üzdüğünü anlayamıyorlar/anlatamıyorum. tek yapmaya çalıştığım yaşam alanımı korumak. kimsenin odasına karışmıyorum, düzenine bir şey demiyorum. sadece, lütfen... çok umutsuz ve mutsuz hissediyorum.
yemek doldurduğum tabak hala masanın üzerinde duruyor sanırım. yiyemedim. o kadar üzüldüm ki masada oturdum dakikalarca, boş boş yere baktım. nerde hata yaptım diye düşündüm. belki de buraya çıkmak hataydı. pişman olmak istemiyorum, ateş gibi yakıyor çünkü...
hala aralarına kabul edilmediğimi görebiliyorum. sonradan geldiğim hissettiriliyor. iyi yanlarım, artı yönlerim söz konusuysa bazen düşmanca davranıyor birisi, onu anlayamıyorum. beni en pespaye, en üzgün olduğum anlarda daha çok seviyor gibi (!). ne zaman özel bir yere gitmek için çok şık giyinmek zorunda kalsam (sevmiyorum çünkü) kapıdan çıkarken bakışları çok yaralayıcı. sorun ne hala anlamıyorum ve bunları yazdığım için kendimden nefret ediyorum. of...
--------------------- o ---------------------
tam toparladım, iyiyim kendime geldim derken saçma sapan şeyler yüzünden dengem şaşıyor yine. o pırıltıları tekrar yakamıyorum. lütfen, tavsiye istemiyorum, anladığını (eğer anlatabildiysem) söylemen yeterli. bunların hiçbirini teselli edilmek için yazmıyorum.
--------------------- o ---------------------
orta okuldaydım. sanırım 7. sınıfın yazıydı. annemle çok feci kavga etmiştik. o kadar ki, ilk defa sevgisini sorgulamış, ilk defa aramızdaki bağın sallandığını hissetmiştim. hayatımda o günkü kadar ağladığım çok azdır; belki birkaç buhran döneminde. kendimi yüzüstü yatağa fırlatmış, kulaklarımda uğuldayan sesimle kendi gözyaşlarımda boğulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. kafamın içinde o zamanlar cemali diye bir grubun söylediği duymak istiyorum şarkısı çalıyordu. tek farkla; istiyorumla biten her sözcük öbeğinin ilk kelimesi ölmek'e dönüşmüş haldeki bana ait cover'ıyla. birden yataktan kalktım, o kadar ağlıyordum ki her yer bulanık haldeydi. izmir yazı, sıcak ve pencereler sonuna kadar açıktı. ben yavaş yavaş pencereye yaklaşırken kafamın içindeki şarkı daha da şiddetle çalıyordu. pencereyle aramda 10 cm kala "ölmek istiyorum" diye fısıldayıp kendimi 5. kattan aşağıdaki kayalıklara bıraktım. duyduğum son sen carrrt diye bir yırtılma sesiydi. sonra kafam şiddetle zonklamaya başladı. gözlerimi açtım ve bulanıklığın arasında ablamın bana bakan şaşkın yüzünü gördüm. o buğulu gözlerle pencerenin önündeki annemin çeyizliği güzelim tül perdeyi fark etmemiş, ona takılıp tepe taklak yere yuvarlanmıştım, perdeyi ortadan ikiye ayırarak. yer öyle gümbürdemiş ki ablam fırlayıp gelmiş. ne olduğunu anlamış hemen bana sarılmıştı. sakinleştirip yatağa yatırdı, ben uyuyunca da penceriyi kapatıp gitmiş ve anneme hafifleterek anlatmış. annem o sırada bulaşık yıkadığı için duymamış ablam anlatınca da çok sarsılmış ben uyurken gelip başımda oturup ağlamış biraz.
işin garip yanı yıllar sonra anneme anlatınca gözlerini kocaman açarak "ne zaman?!" diye sordu bana. olayı anlattığımda gerçekten hiçbir şey hatırlamadığını anladım. o kadar sarsılmıştı ki hafızası bir şekilde zihninin derinliklerine gömmüştü bu acı hatırayı. duyunca yine sarsıldı ben de geçiştirdim, bir daha olmayacağına dair teminat verdim, rahatlattım. konu da bir daha açılmadı.
şimdi düşününce ne kadar sıradan geliyor. çocukmuşum diyorum. şimdi olsa yine yapar mıydım?
bir dakika... yapar mıydım?
victor

7 yorum:
Yazabildiğin için hiçbir zaman kendinden nefret etme, şuanda bunları bile anlatabiliyor olman o zaman seni tutan tül kadar değerli.
İntihar mı etmek istiyorsun durma et, ama ondan sonrasınıda düşün.
Hayatında radikal kararlar al! ezme ezdirme bu kadar kendini, aynaya baktığındaki gözlerindeki parıltıyı yakalamak için savaş, ölmek için değil.
özellikle yazmışsın yorumla ilgili, napayım tutamadım kendimi...
Sevgilerimle KatranKarası
Notlarımı e okula girerken blogunu gördüm ne demek desperate türkçe olsa ne bu gaylerdeki yabancı hayranlığı? Zaten sen kendini anadilinden bir sözcükle değil de başka dilden bir sözcükle ifade edebiliyosan doğuştan çok afedersin salaksn. Saygılar.
Zülal, kendine gel. Adam ne anlatıyo, sen neye takılıyorsun. O'nun öyle söyleme nedenini anlayamaman senin eksikliğin. Anlamadan, dinlemeden, tanımadan, okumadan yapıştır yaftayı "siz gayler...." Salaklık kimde, çok açık.
Türkçe Öğretmeni Zülal,
Keşke bana Türkçe dersi verirken, kusursuz bir Türkçe ile yazsaydın da beni utandırsaydın.
Kullandığın dilin ve başka dillerin yapısını ne kadar biliyorsun bilmiyorum ama İngilizcedeki bir SMART kelimesini ya da Arapçadaki LAHZA ya da TEFEKKÜR kelimelerini tüm anlamlarıya içeren Türkçe kelime bulmayı dene bakalım bulabilecek misin?
Hayatında kaç tane GAY tanıdın onu da merak ettim; 10? 100? 500? 1000? Bu genellemeyi neye dayanarak yapabiliyorsun sen?
Anadilimin de sadece Türkçe olduğunu nerden biliyorsun onu da bilmiyorum ama bir insanın kendini başka dilden bir sözcükle anlatması SALAKLIK değildir. SALAKlığın ne olduğunu daha iyi anlamak istersen Sevgili Berna çok güzel açıklamış...
Saygılarını da sana geri iade ediyorum. Bana salak dedikten sonra saygılar yazan bir insanın içinde azıcık kalmış saygısını kabul edemem...
Katran Karası
İntihar etmek istediğimi de nereden çıkardın? Şimdi olsa (o zaman yaşadığım kadar büyük bir üzüntü, anneyle yaşanan o kopuş kadar yoğun bir darbe vs.) yine yapar mıydım? yazıyor.
Tekrar oku yazıyı, istersen yorumunu düzelt, istersen kalsın...
"şimdi düşününce ne kadar sıradan geliyor. çocukmuşum diyorum. şimdi olsa yine yapar mıydım?
bir dakika... yapar mıydım?" ve anından yola çıkarak yazmıştım. Yanlış anlamaışım demek ki. Özür dilerim.
ayrıca bir Türkçe öğretmeni nasılda oluyor not girerken bu blog adresine rastlıyor, çok merak ettim.
Yorum Gönder